Bir tatil daha bitti
Üç haftanın sonunda yine evimdeyim.
Tatilde ayaklarımı uzatıp dinlenmeyi, canım sıkıldıkça kitap okumayı, arada bir vcd izlemeyi, yeşil bahçemde tatil çayı içmeyi, uyuyup uyanıp yeniden uyumayı beklerken, benim tatil tadilat, hiç durmadan iki güne bir temizlik, misafir ağırlama ya da işe gider gibi hazırlanıp misafirliğe gitme, tarhana-bulgur gibi kış yiyeceklerini hazırlama faaliyetlerleri içinde geçti. Haydi denize girmeyi bıraktım bari plansız programsız iki gün geçirebilseydim harika olacaktı.
Ama olsun, insanın yakınları ile birlikte olması çok güzel.
Dün gece dönmeme rağmen tatilin acısını çıkartmak için hiç bir iş yapmadım, sevgili vazgeçilmezlerim pc-tv karşısında ayaklarımı uzatıp öylece dinlendim.
Farkettim ki , ben izin ayı dışında zaten tatildeymişim.
Bu arada yokluğumda sayfamı yorumları ile ziyaret eden dostlarıma çok teşekkür ediyorum.
(Sizler için güzel bir foto çekmek istedim, ama ne olduğunu anlayacağınızdan emin değilim. Ben en iyisi Sevgili Katre'ciğimden fotoğraf kursu alayım bari
)
Nihayet tatildeyim
Yorucu ve sıkıntılı geçen bir yıldan sonra nihayet tatile çıkıyorum.
Yanımda kitaplarım, müzik ve film CD lerim olacak sadece.
Ne deniz istiyor canım ne de sıkıcı kalabalıklar.
Tüm sorunları burada bırakarak, üç hafta boyunca plansız programsız yaşamak istiyorum.
Canım ne istiyorsa onu yapmalıyım, uyuyup uyanmalı, yeniden uyumalıyım:))
Arada kafa dinlendirici kitaplar okumalı, evimin yeşil bahçesinde çay keyfi yapmalı, arada bir film seyretmeliyim sadece.
Sessiz ve güzel bir tatil niyetim.
Ama eminim sizleri de özleyeceğim.
Sağlık ve mutlulukla kalın.
Goncalı, Pamukkale ve bir Afet
Geçen pazar harika bir gün yaşadım nihayet. Şehir dışından gelen konuklarım ile çöp şiş yemeye Goncalı köyüne gittik.
Burası yemyeşil bahçelerde kendin pişir kendin ye tarzında restoranları ile ünlü bir köy. Biz en sondaki bahçeyi seçtik, sessiz ağaçlar arasında serin harika bir yer. Biz gittiğimiz saatlerde henüz biç kimse yoktu, Bizden sonra da iki aile geldi sadece.
Yemek yerken ayakkabıları çıkarıp tertemiz çimenlere basıp biriken bütün stresimizi toprağa verdik, ki cuma günü sinir katsayımı tavana vurduracak bir olay yaşamıştım, onun üstüne pek iyi geldi bu yemek. En güzeli de masanın anında köy yufkası, yoğurdu ve yeşillikleri ile donatılması. Tabii bizim pişirmeye gözümüz kesmediğinden oradaki çalışan arkadaştan rica ettik. üstüne bir de ateş üstünde kaynayan çaydanlıkta demlenmiş bir çay getirdi ki, keyfimiz tek kelime ile harika oldu, çaydanlıktaki çay bitene kadar orada kaldık. iki saat kadar keyif çattıktan sonra Pamukkale'ye geçtik.
Meğer ben Pamukkaleyi geçen yıl gördüğümü sanıyormuşum, farklı kapılarından girince bambaşka yerlerini görüyorsun. Tabii biz de sempozyum konukları ile birlikte gittiğimizden müzelerden çıkıp da o güzelim travertenlerin her yerini rahat rahat gezemiyoruz.
Buraya geleli 8 yıl olmak üzere, ama ben bu doğa harikasını henüz bu pazar gördüm diyebilirim. Biz pantolan tişört ile gittik ama yurt dışından gelen turistler hep mayo ile gelmişler. Fotoğraf çektirirken birimizin elinde ayakkabılar, diğerimizin su şişesi, pantolan paçaları sudan ıslanmasın diye yukarıya kıvrılmış halde çok komik bir durumda iken aklıma, Ankaradaki iki arkadaşım geldi.
Denizli'ye görevli gelmişlerdi, teftiş sonrasında Pamukkale'ye gitmişler, takım elbiseleri, kravatları ile çok tezat bir görünüm oluşturan dizlerine kadar kıvrılmış pantolan paçaları ve dahi kıllı bacakları ile çektirdikleri fotoğrafa bakıp gülmüştüm. Umarıp benim şu şisesi ve de dize kadar kıvrılmış pantolan paçası da bu kadar komik durmaz fotoğraf karesinde:))
Ama iki adım ilerimizde sarı mayosu ve onun bir ton koyu tonunda fileli pareosu ile bir afet öyle bir pozlar veriyordu ki fotoğraf çeken arkadaşına, ben Pamukkaleyi bırakıp afet'e çevirdim gözlerimi. Travertenlerin üzerine öyle şuh bir biçimde abanıp bir poz verişi vardı ki adamın her deklanşöre basışında, dedik bu hatun ünlü bir yabancı manken, fotoğrafçı da ünlü bir magazin dergisi çalışanı kesin.
Akşam olup eve döndüğümüzde, güzel bir pazardan geriye kalan, tatlı bir yorgunluktu sadece. Haa bir de elimizde Pet şişesi ve ayakkabılarla çektirdiğimiz fotoğraf kareleri tabii:)))
EYLEM
Koyukahve ve Sanalruh'un eylemine ben de katılıyorum.
Blogcu.com'un arızaları TEDAŞ'ı bile geçti, bravo Blogcu Yönetimine!
Nasılsa bozuktur deyip sayfamı bile açmıyor, açmaya niyetlendiğimde de tahmin ettiğim gibi yeniden şifre isteyip duran bir sayfa ile karşılaşıyorum. Sırf bu nedenle kaç gündür komşu sitelerin sayfalarında dolaşmak zorunda kaldım. Ne şaşırtıcı ki hiç birinde bir gün bile bir arızaya rastlayamadım.
Vazgeçilmez olduğunuzu zannediyorsanız yanılıyorsunuz, buradan başka sitelere gitmiyorsak eğer, bu sizi bırakamadığımızdan değil, iki yıldır yazılarından tanıyıp gönlümüzde yer etmiş çok sevgili dostlarımızı bırakamadığımızdandır.
Lütfen elinizi çabuk tutun ve bu işkenceye son deyin!
(Biraz önce yazıyı yazdım ve ön izleme yapayım dedim, neyle karşılaştım dersiniz, yine şifre isteyen bir sayfa ile... Nasıl bir sistem ki yazını yazmana sadece 10-15 dakika izin veriyor, bu internet bankacılığı mı ki iki de bir güvenlik adına şifre isteyip duruyorsunuz? Sizden ricam, bu arızalara son verdiğiniz gibi şu sistemi de elden geçirmeniz yeniden)
İtiraf
Çok nadir olarak yazmama rağmen, dostlarım arada bir kapıyı çalıyor ve Le jardin’in yazmasını istiyorlar. Beni en çok şaşırtan ve sevindiren de; bazı arkadaşların (beni yeni tanımalarına rağmen) kırk yıllık dost sıcaklığıyla benden yazı beklediklerini söylemeleri.
Aslında sık yazmayışımın nedeni, ne tembellik ne de zamansızlık
Tek neden; çevrem ile beni okuduğunu bildiğim ve gerçek hayatta da tanıyan kişilerin Le Jardin’in kim olduğunu bilmesi..
Bir blogcu arkadaşım sırf bu nedenle blog değiştirirken, boşboğaz biri olarak ben tüm millete Le Jardin’i ve blogcu dostlarımı çevreme tanıttım. Şimdi de cezasını çekiyorum tabii.
Blogcu’ya iki yıl önce girdim, o günden bu yana Hem Türk blogcuları hem de Fransız blogcuları takip ediyorum, tüm bu okuduklarımdan edindiğim izlenim; blog günlük tadında daha güzel.
Politikacıları eleştirmek veya millete akıl vermek, ya da hayalleri gerçekmiş gibi yazıp birilerini kaygılandırmak benim tarzım değil.
Ya da yazımda, beni okuduğunu bildiğim x şahısların canı acısın diye bam telinden basmaya çalışmak hiç tarzım değil.
Benim sayfamda,
Günlük yaşamda gözlemlediklerim olmalı
Hoşuma giden güzel resimlerden tutun da, şiir, güzel sözler ve güzel yazıların kes-kopyala-yapıştır’ı olmalı.
Beni güldürüp ağlatanlar, hayatımdaki güzellikler ya da dertlendiklerim yer almalı.
Hayallerim ve özlediklerim , sevinç paylaşımları ile çığlıklarım olmalı.
Le Jardin’in aklı başında hallerinin yanı sıra deliliklerinin de yansımaları, içtenliğiyle kızgınlığının samimi paylaşımları yer almalı.
Evimin, iş yerimin, dostlarımın, ailemin ve de en önemlisi kendi resimlerim, en yalın haliyle ve de çekinmeden konabilmeli.
Başına gelen en güzel ve en kötüler (olay ya da kişiler) hiç çekinmeden yazılabilmeli.
Kısacası benim blog; tarifi olmadan, beğenilme kaygısı taşınmadan kendin için acemice hazırlanmış , yağ- tuz-acı dozunun ayarlanmadığı, lezzetinin sırrı içtenliğinde olduğu sıcacık bir yemek tadında olmalı.
Yukarıda yazdıklarımın bir çoğunu yazabilmek ya da yansıtabilmek için gerçek yaşamdakilerin bilmediği özgür yeni bir blogta olmalıyım. Ama Le Jardin’in dostu olan güzel dostlarımı da bırakamıyorum.
İçindeki fırtınaları, hayal kırıklıklarını, sevgilerini, çılgınlıklarını, pişmanlıklarını ve özelini yansıtmayan, buradaki kimliğiyle tanıdığınız Le Jardin , bu sayfada, yine alıştığınız tarzda, suya sabuna dokunmadan yazmaya arada bir de olsa devam edecek.
Ama yakın bir gelecekte de kimliğini bilmediğiniz ama sizi sevip okuduğunu hissettiğiniz yeni bir arkadaşı da (Blogcu, blogger ya da wordpress’ten biri olarak) arkadaş listenize ekleyeceksiniz.
(elbette bu sözüm, sayfa adım her ne olursa olsun, beni ekleyeceklerinden emin olduklarıma)
Bir şarkı bu kadar kötü okunabilir
Bir insanın sesinin güzel olması her şarkıya hakkını vereceğini anlamına gelmiyor demek ki. Biraz önce Funda Arar'ın TRT kanalında söylediği Yıldırım Gürses'in Yalan Dünya adlı şarkısını dinledim. Bir şarkı bu kadar güzel sesle ancak bu kadar kötü okunabilir. Ki kendisinin çoğu şarkısını sever hatta Arap Saçı şarkısını Erkin Koray'dan sonra en güzel okuyan şarkıcı diye hayran olurdum, ama bugün verdiğim tüm puanları geri aldım. Ben ki bu şarkıyı Behiye Aksoy'un harika sesinden olağanüstü yorumuyla dinlemeye alışmış ve de insanı eski türk filmlerine götüren havasını, burnumun direği sızlatarak çocukluğuma götürüşünü, beni ağlatırken aynı zamanda terapi edebilen gücünü seviyorum.
Rahmetli Yıldırım Gürses de harika okurdu bu şarkısını, çok özel bir çok eseri yazan ve de besteleyen Sanatçımızın toprağı bol olsun.
Kısacası herkes haddini bilmeli, sesine ve de tarzına göre şarkı seçmeli kendine, sadece sesinin oktavına güvenerek çok özel bir harika bir eseri sıradanlaştırmamalı. O şarkının bizde yarattığı anıları talan etmemeli.
Şimdi bunları yazarken aynı programda Kıraç da Yine Yıldırım Gürses'in "veda" şarkısının içine etmekle meşgul (çok affedersiniz ama başka bir kelime bulamadım, bulan varsa yazsın ).
Yaa sizler kendi tarzınızdakı şarkıları okuyun, bizim gençliğimizin harika şarkılarına dokunmayın lütfen, bunlar için sadece sesin yetmediğini, hem duygu, hem ruh , hem de usta bir yorum gerektiğini öğrenin artık.
(Ne kadar çok kızmışım ben yaaa, yazdıklarımı bir okudum da, Funda Arar'ı ve de Kıraç'ı neredeyse bir dövmediğim kalmış
)
Bir filmi daha yarıda bıraktık
Cumartesi günü hem eğlenceli vakit geçirmek hem de aşırı sıcaktan klimalı bir yerlerde korunmak için arkadaşımla sinamaya gitmeye karar verdik. Baktık vizyonda tercih edebileceğimiz pek bir film yok, iki filmden birini tercih etmek zorunda kalıp "Temel Parçacıklar" filminde karar kıldık.
Meğer bu filme bizden başka giden yokmuş, film başlama saatinden 5 dakika geç gitmemize rağmen salonu bizim için açtılar, ve hayatımızda ilk kez bir bize özel bir film oynacaktı sinemada.
Salonda o kadar rahatız ki, yükses sesle konuşabiliyoruz, hatta arada filmin kritiğini yapıyoruz, sanki evdeyiz de büyük ekranda film seyrediyoruz.
Keşke bu güzel ortamda seyrettiğimiz film de güzel olsaydı. Psikolojisi bozuk iki kardeşin öyküsünün anlatıldığı bir Alman filmi. Biz stresimizi atalım diye sinemaya gitmişken, iyice bir negatif enerji yüklemeye başladık. Ama inatla filmi seyretmekte kararlıyız, o kadar para vermişiz,üstelik klımalı bir yer bulmuşken dışarıdaki cehennem sıcağına çıkmak istemiyoruz. Neyse birince yarıyı atlattık.
On dakika aradan sonra anons yapıldı "5 Nolu salonun seyircileri, 2. yarı başlıyor lütfen içeriye girelim!"
Dedik bu bize özel bir anons, nasılsa başka seyirci yok. Film belki güzelleşir ümidiyle seyretmeye çalışırken kapı aralandı, dedik bir misafirimiz var. Baktık orada çalışanlardan birisi, yoksa hiç kimse 2. yarının 10 dakikası sonrasında bu film için para vermez. Onun girmesiyle birlikte bizim sapık karakterin sapıkça sahneleri gözükmeye başladı, bir 5 dakika sonra da gittiği tatil yerindeki toplu seks görüntüleri.
Adamın niye geldiğini anlamış olduk tabii. Eeee sadece iki kadın var, nasılsa başka seyirci de yok deyip, açık sahneleri bizimle seyretmek istedi sanırım. Ama hevesi kursağında kaldı. Çünkü biz daha fazla dayanamayıp kendimizi dışarı attık.
Bu can sıkıcı olayın etkisini ve berbat Alman filminin yüklediği kötü enerjiyi, yeşil bahçesi ve güzel etli ekmekleri olan bir Konya Lokantasında atabildik ancak.
Bir daha Alman filmi seyretmek mi, aman benden uzak olsun.

.jpg)

